Monday, August 11, 2014

Tumdengelim ve Spinoza

Tumdengelim ve Spinoza


Insanin kendi bilinci ile ilgili olarak bilgi sahibi olmasinin ona ileride kendi icselligini yasamasinda yardimci olacagi kanaatindayim. Arastirirken okudugum seylerde kendimi buluyorum ve hem fikir oldugum seyler kadar ayni fikiri paylasmadigim sonrasinda da neden hemfikir olmadigima dair kendimi sorgulayip kendi capimda sartlandirilip sartlandirilmadigimin cevabini bulmaya calisiyor kendime elestirisel yonden bakmaya basliyorum mesela. 

Acikcasi kendine bu kadar elestirisel yonle bakan bir insan olmayi pek beceremedim. Kendimce kendimi sorumluluk sahibi ve bir cok insandan cok daha mantik cercevisinde olaylara bakabilen bir insan olarak bilirken, dusunce yapisinin karmasikligi ve ben bilincinin varliginin hic farketmedigim yonlerini yavas adimlarla kesfederek kendime hem ozne hem de nesne olarak odaklanmaya calisiyorum. Ozne faktorunu unutmanin bu kadar kendi benligime odaklanmisken mumkunatini dusunurken bazen korkuyorum. Kendi bildigimin hic bir sey olmadiginin farkinda olan bilincimle, hic bir seye sahip olmayan ben’in bu kadar egosuna yenik dusmesi de uzuldugum seyleri asmaya calismamda kendimi teskin yolun oldu. 

Sonuc olarak felsefe oznenin kendini nesne olarak ele alabilmesini saglayan tek daldir. Bu yolda ilerlerken de felsefesini ortaya koyan kisilerin soyledikleri her seyin dikkate alinmasi gerekir. Bu sizin kendinizi anlamlandirmaniz da onemli ipuclari verir ya da cok yonlu bakmanizi saglar.

Dusuncelerimi bu konuyla ilgili paylasdikdan sonra konuyu Baruch Spinoza’ya cevirebiliriz. 

Kimdir Baruch Spinoza? Yahudi bir anne babanin haham yapmak istegiyle yetistirdigi, egitimini de o zamanin en ileri gelen din adamlarindan almis, sonrasinda da dininden cherem (aforoz) edilmis bir filozofdur Spinoza. Dusunuldugu gibi tanriyi redettiginden degil sadece yahudiligin tanimladigi sekilde olmadigi fikrini savundugu icin kotu cocuk olarak kabul edilmis. Bu sebepten sehir sehir de gezmisdir. Kendisi gozluk cami isiyle de ugrasir. Bazi filozoflar kendi aralarinda Spinoza’ya gonderme yaptiklarinda mercegi perdah etmek sozunu kullanir cunku Spinoza herkesin baktigindan cok daha farkli bir sekilde bakmisdir ben bilinci konusuna. 

Herkes tumevarim derken o tumden gelime inanir. Herseyin tanrinin bir sureti oldugunu belirtir. Tanri ve dogayi ozdeslestirmistir.  Spinoza’yi diger filozoflardan ayiran en buyuk ozellik, diger filozoflarin kendi goruslerini matematiksel yontemle aciklasa da o geometriksel olarak aciklamayi uygun gormusdur. Bu da onun savunduklarini anlamada ve yorumlama da sorunlara yol acmisdir. 

Simdi olayi biraz daha derinden alirsak; Spinoza’ya gore töz tanridir. Onun bahsettigi tanri uhrevi tanri ya da felsefi tanri degildir. Onun bahsettigi tanrinin nedeni kendindedir. (causa sui) Ezeli, ebedi ve bitimsizdir.Herseyin kendinden cikabildigi bir varolusdur. Ona gore tanri inanilirlik ilkesine degil bilinebilirlik ilkesine dayalidir. Kisacasi o tanriya inanilmayip bilinebilmesi gerektigini savurunur. (Boyle dusunen bir adamin tanritanimaz olarak bilinmesi de ilginctir)

Bir cok filozof bedenin ruh ile karsilastirmasinda kucumser bir tutum icerisindeyken Spinoza bedeni yuceltir. Bizler bir konu hakkinda bilgiye ozne nesne iliskisi ile varip daha sonra bunu ozneyi nesne olarak ele alarak icsellestiririz. Buna onun terimlemesiyle affectus denir. Fakat bu affectuslar gokden zembille inmemisdir ona gore, tum bunlar bedenimizin onceden deneyimledigi seyleri imgeleyerek bize tanitmasiyla olusur. 

Tume varim degil tumden gelim’i savunan Spinoza, icsellikle elde edilmis her fikrin ‘sey’ oldugunu soyler ve her ‘sey’ bir kudrete sahiptir ve bu kudretin goreceli oldugunu belirtir. Haliyle kudretin derecelendirilmesine gore affectus’un tekabulunun oldugunu soyler. 
—eski sevgilinizin fikri, çağrıştırdığı, hafızanıza ait bir dizi fikirle birlikte, sizde bir ruh hali belirlemeden edemez: Bir “duygu” —nefret, içerleme, gocunma… hüzün… Ya da hayır, bunlar “duygu” filan değil, “tutku halleridir” —sevgi, nefret, haset, içerleme, hepsi bedeninizin başına gelen, ürperten ya da gıdıklayan heyecanlardır. Spinoza diyecektir ki, unutmayalım, “bedensel karşılaşmalar”, dolayısıyla fikirler hep birbirlerini takip ettiklerine göre, belirledikleri duygular da birbirlerini takip edeceklerdir: Duygular her zaman, bir değişmeler dizisi içinde yaşanırlar. Eski sevgilinizden artık uzaklaştınız, sevdiğiniz bir dost, ona tekabül eden bir heyecan —neşe, sevinç… Hayat böyledir, başka türlü değil: Duygular anlık haller değildirler —Spinoza’nın deyişiyle “varolma kudretimizdeki” artış ya da azalışlardır duygular. Ve biz, kendimizi sokakların tesadüfi keyfine attığımızda, Simmel’in “metropoliten” insanı gibi, sürekli bir “değişiklikler zinciri” içinde yaşamaya mahküm görünüyoruz: Neşe-hüzün-keder-sevinç-hoşlanma-gıdıklanma… Sevinç ile Kederi Spinoza bütün öteki duyguları türeteceği iki temel kutup olarak çekip alır böylece —insanoğlu, yaşamın her düzleminde, birey ya da grup halinde bu iki duygu arasında savrulup durur bir haldedir

Yukaridaki orneklemeyle ayni zamanda anlatilmak istenen, bizim varolus kudretimizin tekabuldeki onemini ortaya koymaktir. Her şey “bedenimize ve düşüncemize” uygun gelen “karşılaşmalar” örgütleyebilme işidir. Çünkü aslında “duygulanışlarından başka hiç bir şeyle” tanıyamadığımız bedenimiz, karmaşık yapısı nedeniyle birden fazla yoldan “etkilenebilme”, yani “duygulanabilme” kapasitesine sahiptir. Bizim varolus kudretimiz olaylari karsilamayi manipule edebilme gucune sahiptir Spinoza’ya gore ve bu manipule olumlama uzerine olmalidir. 
Blyenbergh adlı, sıkı Hıristiyan ve gençten bir mektup arkadaşı bir ara Spinoza’yı şu sorularıyla bunaltmaya girişir: Bayım sizin felsefenizde “kötülüğün” yeri nerede? Tanrının buyruğunca yasaklanan, “günah” olan, ve Adem’in “düşüşüne” (cennetten kovuluşuna) götüren “kötülük” hani? Spinoza önce işi saflığa vurur: Kötülük yalnızca bir bedenin karakteristik birleşimini, organizmasının düzenini dağıtan veya zarar veren bir karşılaşmadan ibarettir. Tanrının gözünden bakıldığında da böyle bir şey asla kötü filan değildir. Spinoza “skandalı” başlamıştır. Blyenbergh ısrar eder: Bayım, siz şeytanın ta kendisisiniz! Tanrının ahlaki yasağı ve cezası sizin felsefe sisteminizin neresinde duruyor? Spinoza bu soruyu, biraz sabırla ve neşeli bir “Ademin düşüşü” öyküsüyle yanıtlar —tabii kendi yöntemince: Sürekli olarak Adem’e elmayı yemesini yasaklayan Tanrı örneğini önüme sürüp duruyorsun. Üstelik bunu bir ahlak yasası olarak kabul ediyorsun. Ama bu iş hiç de bildiğin gibi olmadı. Tanrı Adem’e yalnızca elmayı yerse zehirleneceğini, başka bir deyişle elmayla karşılaşmanın Adem’in bedeninin karakteristik bileşimini bozacağını anlattı. Elma senin için zehirdir. Ama Adem, Hıristiyanların inandığının aksine “ilk insan” olduğu ölçüde hiç de anlayışlı ve yetkin biri değildir —eğer elmayı yediyse bu Tanrının buyruğuna boyun eğmediği ve günah işlediği anlamına gelmez. Olsa olsa elmanın kendi bedeninin içsel düzenini bozacağı konusunda hiç bir gerçek bilgiye sahip olmadığı, kısacası ne kendi bedenini ne de elmayı, ayrıca kendi bedeniyle elmanın karşılaşmasıyla neler olacağını hiç mi hiç bilmediği anlamına gelir.

Bizler tanrinin sifatlari ile onun varligini kendi beseriyatimizda yasatmaya odaklanirken Spinoza’ya gore tanri icin boyle sifatlarin karsiligi yoktur.

Ben Spinoza ile tumevarim’dan ote tumdengelim anlayisinda hemfikirim. Adem’in elma yemesi olayinin onun icsel duzenini bozacagi fikir uzerinden yurutmus oldugu mantiga da katiliyorum. Zira tumdengelisci bir anlayisda amac tume ulasmak ve icsellige odaklanmaysa insanlarin bilmedigi ve deneyimlemedigi seyler hakkinda hata yapmasi ahlaksizlik olarak nitelendirilmemelidir. Tabi burada ince bir nuans var. Adem’in olayi simgeseldir ve simge ozneye bilgisini oznenin kapasitesince verir. Bilinc duzeyi ve bakis acisi korlesmis bir insan icin kuskusuz ki Adem’in elma yemesi olayi ahlak ve etik uzerine kurulmusdur ve hatta kurulmalidir. Zira bilinc duzeyinin el verdigince simgenin kendini aciklamasi isi farkli boyutlara goturur. Iste bu nokta da Sartre’nin de dedigi gibi ne ise o olmayan ne degilse o olan insanlar oluveriyoruz. Benim Spinoza’yi su anlayis cercevemde elestirdigim nokta tanri ve sifatlari konusuna geldigimizde ortaya cikiyor. Tumden gelim mantigini var saydigimizda insanin kendinde var ettigi her sifatin ondan geldigini varsayiyorum ben bunu tasavvufda Cemal ve Celal sifatlari olarak da gorebiliriz. Tabi bu durum bizi etik konusuna surukluyor.