ne ise o olmayan ve ne değilse o olan
Ben Bilinci
Eco cogito ergo sum (Dusunuyorum o halde varim) sozunden ne anliyoruz? Cunku cikardigimiz anlam ben bilincini anlamamizda onemli bir yer tutmakdadir. Daha once ki yazimda belirttigim gibi, Sokrates en degerli bilginin kisinin kendisi hakkinda yasantisi suresince elde ettigi bilgi oldugunu one surmusdur. Yani bilginin goreceliligiyle sofist bir tutumda olmakla birlikte kisinin kendine has goreceli bilgisinin en degerli bilgi oldugunu soyleyerek burada bir ben bilincinin oldugunu vurgular.
Ben bilinci nedir? Simdi varsayalim ki ben anliksal bilincimle yani duyularimin bana musade ettigince karsimdaki insanin guldugunu bildim. Bu bilginin icselligini kavrayan mesela karsimdaki insanin neden guldugunu kavramami saglayan refleksif bilincimdir. Anliksal bilincimle refleksif bilincimin farkli olmasi yani kendi bilincimin bir icselliginin olmasi baska bir beni ortaya koyuyor. Baska bir orneklemeyle ben masamdaki kalemin mavi oldugunu biliyorum. Bir ozne (bilen) olarak nesneyle (bilinenle) etkilesimim sonucunda bu bilgiye vardim. Ozne ile nesne arasindaki ektilesimle elde edilen bilgi ve oznenin bilgiyi icsellestirmesiyle elde edilen bilgi farkli bilgilerdir. Mesela , tamam , kalem mavi de maviden nefret ettigimi nesneyle etkilesimden cikaramayiz ama refleksif bilincim bunu bilir. Bu durum bizim ozneye yonelmemizi tetikler. Neden mi? Simdi bir ozne nesne olarak kendisini ele alsa, oznenin nesneden aldigi bilginin icselligi oznenin kendi var olan icselliginin etkilesimiyle mumkundur. O halde anliksal bilinc ve yansimasi yani refleksif bilincin farklilasmasi ozneldir. O halde “ben” kavram olarak saltiktir. Yani kendi basina var olan, kosulsuz ve mutlaktir.
beni bende demen bende değilem
bir ben vardır bende benden içeru.
sozu tam da bununla ilgilidir.
Tabi ki bu konuyla ilgili farkli yaklasimlar mevcut. Mesela J. Krishnamurti, dusuncenin yeni olmadigini, arkatasarin, gecmis ve birikmis deneyimlerin verdigi bir tepki oldugunu ileri surer. Ona gore insanlar deneyimlerini ve gecmisini deneyimledikleri ‘seye’ katarak dusuncelerini sekillendirirler. Is boyle olunca ortaya cikan dusuncenin de yeni olmasi beklenemez. Bizim dusunce yapimiz deneyimledigimiz seyleri arkatasarinla ozdeslestirmeye ugrasirken yeni bilginin kesfini engeller. Kendi deneyimledigi seylerle dusunmeyi secen ‘ben’ (I) Tanriyi deneyimleyemez. ‘Ben’ (I) her zaman bilinmeyeni bilinenin icine alabilmeyi arar.
Iste bu noktada fenomenoloji’ye giris yapmak dogru olur. Husserl’in herkesin bir tikaniklik yasadigi bir donemde yeni bir felsefi akimdan cok, farkli bir yaklasimla, felsefeye yeni bir boyut kazandirmasina deginmemek hata olur. Fenomenoloji Indirgeme (reduktion), yonelimsellik (intentionalitat), kurulus (Konstution) uc temel kavram olusmaktadir. Bunlara deginmeden once temelinde yatani anlamamiz lazim. Simdi, dusuncenin olusumunda cesitli arkaikler ya da arkatasarin diyebiliriz etkisi vardir. Gecmis deneyimlerimize yeni deneyimlerimizin icine almaya calismak durumu yani… Peki boyle bir durumda yeni bilgiye ulasmamiz mumkun olmuyorsa oradaki ‘Ben’ faktorunu yani ozne faktorunu indirgersek nesnenin yani bilinenin ozune inmis olur muyuz? Fenomenolojinin amacladigi da budur. Bilinenin(nesnenin) ozneyle(bilenle) etkilesimini bilginin olusmasinda rededer. Bilinenin(nesnenin) kendi varliginin rastlantisal dis gorunumunu ve ozneyi indirgeyerek dunyanin ozune yani “salt oz” ‘e (eidos) ulasilabilecegini varsayar.
(Meditasyonun hedefledigi de bir anlamda salt oze ulasmaktir. Bu noktada bunu da belirtmek istedim.)
Indirgeme(reduktion)- Indirgeme, Husserl’e gore dogal tavrimizin ve dusuncenin icindeki oznenin indirgenmesi durumudur. Buna fenomenolojik epokhe denir. Epokhe asamasinda dis dunyayi redetme durumu yoktur, bizim kendi on yargi ,sartlandirilma ve deneyimlememizle sekillendirdigimiz dusunce seklini bu on yargi, sartlandirma ve deneyimlemeleri yok sayarak yapilandirmaktir. Masamdaki kitabi duyularimla, gostergelerle (semiyoloji) simgesel olarak algilamakdayim. Gostergeleri ve duyularimi bir kenara birakirsam kitabin sadece ideasi kalir. Kitabi kitap yapan bu dusunsel ozdur.
Krishnamurti, koşullanmaya (dogal tavir) örnek olarak kendisinin Hindistan’da bir Brahman olarak yetiştirilmesini verir ve bir çözümlemeye girişir: “Ben Hindistan’da bir Brahman olarak yetiştirildim ve ben buyum diyorum. Bu, kökleri oldukça derin bir önyargı, tarihsel, kültürel unsurlara dayanıyor ve gelenekler benim bu olduğumu söylüyor. Bu benim koşullanmam. Zihnin, söz konusu koşullanmanın ayırdına varması olanaklı mıdır? Yalnızca bu. Fazlası değil. Bu koşullanmanın ayırdına vardığında neler olur? «koşulluyum» diyen ben (I), koşullanmadan farklı mıdır? İmge gözlemleyendir. İmge nasıl yok edilecek, öyle ki bundan özgür olacağım. (http://www.usdusunveotesi.net/yazilar2.asp?yno=44&bant=4&katno=4)
Birde Sartrenin Egonun askinligi adli eserinde (transcendence of ego) Husserl’in fenomenolojik yaklasimini kendine uyarlayarak fenomenolojik ontoloji durumunu ortaya koymusdur. Sartre’ye gore ozne-nesne iliskisi vardir fakat oznenin nesne olarak kendisini ele almasinin mumkunlugunu sorgular. Bu noktada ozne ile ozne iliskini ortaya koyar. Insanlarin diger insanlari nesnesel olarak ele almasi ben(I) bilincini yani egoyu ortaya koyar. Insanin kendi oznelliginin ozgurlugu kendini nesnelestirmekde engel teskil eder bu durumda ozne asla kendini nesnelestiremez ancak farkli oznelerce nesnelestirilebilir. Sartre bunu su sekilde orneklemisdir:
"Kıskançlık ya da çıkar nedeniyle anahtar deliğinden içeriyi gözetliyorum. Yalnızım ve ben’in konuşlandırıcı olmayan bilincinin düzlemindeyim. Yani bilincimde ikamet eden bir ben yok…Aniden koridorda yürüyen bir ayak sesi duydum: Bana bakıyorlar…Başkasının bakışı ve bu bakışın ucundaki kendimi bana açık eden…utançtır.” (http://www.posseible.com/uploads/dergi/24.pdf)
Baskasinin bakisi bakilan kisiyi nesnelestiriyor. Halbuki anahtar deliginden bakan ozne refleksif bilincinde degil. Yani kendini nesnelestirerek icsellestiremiyor. Baska bir oznenin onu nesnelestirmesiyle kendi icselligini buluyor.
Ne ise o olmayan ve ne degilse o olanlariz bizler onun deyisiyle…
Bu durum bizi karsindakinde kendini bulma konusuna getiriyor cunku bizler karsimizdakilerle onlari bilmek degil anlamak ve tanima ic gudusuyle iliski kurariz. Yani ben kendini otekinde kesfeder.
Sartre’nin bir oyunu var bununla ilgili Gizli Oturum adli. Burada insanlarin kendilerini baska insanlarda kesfetmesi uzerine durur. “Cehennem baskasidir” diyerek de oyunu bitirir. Bu oyunun bir de Turk yapimini buldum. Sizlerle paylasayim dedim.
Ben bu konuda Sartre’ye kendi goreceliligimle katiliyorum. Tuttugum notlarda oraya buraya yazdigim seylerde her zaman kendimi baskasinin bende biraktigi imgelerde buldugumu farkettim cunku bu imgeler sizin dogal tarzinizi ortaya koyar. Krishnamurti’nin savundugu, insanin kendi oznel varligini hice sayarak kosullanmanin ayirdina varma surecinin ancak kisinin oznel yapisinin belli bir yetiskinlige ulastiginda mumkun oldugunu dusunuyorum. Krishnamurti’ye gore kitaplar gereksizdir. Insanlar her turlu sartlandirilmayi elimine etmelidir ve kitaplar da kendilerince sartlandiricidir. Fakat benim gorusumce sartlandirilmanin elimine edilmesi once sartlandirilmanin deneyimlenerek, elimine edilmesi gerekliliginin oznenin kendi refleksif bilincinde uyandirmasiyla olabilecegini dusunuyorum. Yani aci biber yemek kotudur diyip aci biber yememeyi secmek yerine aci biber yiyip agzimi yakip sonrasinda aci biber yememeyi kabul etmekle ayni sey anlattigim durum. Ben benligin deneyimlerle kendi benliginin gereksizligini salt gercegi bulmakda kesfedicegini dusunuyorum fakat bunun belli bir bilgelik safhasinda mumkunatina inaniyorum. Sonuc olarak insanin kendi benligini hice saymasi belli safhada sarttir fakat bunu belli deneyimlemelerden sonra tekrar soyluyorum ki yapmalidir. Bu hiclik noktasina ulasmak icin once dusuncenin yapisini ve ben bilincini kesfetmek gerekir.